film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Bin kere olsa yine izlerim

dediğim Türk filmlerini eklemek istedim. Bu listeyi beraber çoğaltalım derim...

1 Numara: Her şey çok güzel olacak
Açık ara bir numara hem de...

2) Hababam sınıfı

3) Süt Kardeşler

4) Mavi Boncuk (Bayılıyorum :)

5) Eşkiya

6) Organize İşler

7) In July (Fatih Akın) (Türk filmi sayılır di mi?)

8) Neşeli Günler

9) Soul Kitchen (Türk filmi sayılır di mi 2)

10) Hokkabaz

11) sıra sizde...

Haaa bu arada tüm filmleri, dizileri Cem' den edinebilirsiniz...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Her güzel şey çabuk bitermiş

Hafta sonu gibi...
Ve sabah siz uyanamazken, yataktan kalkarken iyi bir hafta olmasını dilediğinizde, arabanızın sol arka tamponunun bir taksinin sürtmesi suretiyle boyasının kalktığını bilemezsiniz. Gördüğünüzde başınıza ağrılar girer. Sonra "cana geleceğine, mala gelsin" dersiniz, "Allah beterinden korusun" dersiniz ve kendinizi avutursunuz. Ama başınız ağrıyor, kaçış yok.
Hafta sonunu verimli geçirdiniz mi bilemezsiniz. Çünkü sizi çok pis kandıran bloggerlar sayesinde "Eyvah Eyvah" a gitmiş olabilirsiniz. Hani gülmekten karnınız ağrımıştı? Hani dururken bile gülesiniz geliyordu? Kandırıkçılar! Benim gelmedi. Keşke bekleseydim de, televizyonda seyretseydim. Tam bir tv filmiydi çünkü.
Ama "Mine Vaganti" ye gitmekle çok iyi etmişsinizdir. Müziklerine hayran olmuş ve de harıl harıl müziklerini arıyor olabilirsiniz. Ki bu gayet haklı bir davranış olur. Sinemadan çıkarken siz gözyaşlarınızı silmeye ve kimsenin görmemesine uğraşıyor olabilirsiniz. Ki bu gözyaşlarının filmle alakası yoktur. Yoo hayır, sevgilim suyumu içti ve bende kızdım diye de değil. Ki siz ona demişsinizdir, ben Aquafina mıdır nedir, ondan içmem. Kendime su alıcam, ister misin diye sorduğunuzda, yok demiş olabilir ve sinemaya geldiğinizde kendisine o dandirik markadan almış ama film başladığında sizin suyunuzda yeller eserken, onun suyu tam kadro yerinde duruyor olabilir ve sizde yanlışlık olmasına rağmen küsmüş olabilirsiniz ama bunun için ağlayacak kadar mızmız değilsinizdir heralde. En fazla 1- 2 dakika küsmüş olabilirsiniz.
Ağlamanızın sebebi, filmin sonunda büyükanneden kalan mektup okunurken, babaannenizle ilgili gördüğünüz veda rüyasının aklınıza gelmesidir. Gözyaşlarınız pıtır pıtır...Akma küçüğüm, şimdi akma, gerek yok.
Sevgiliniz sarınca sizi ve gel şu bankta oturalım diyince geçer gider damlalar biraz daha döküldükten sonra.
Önünüzden Hasibe Eren geçmişse eğer, aaaa ne kadar güzelmiş halbüsü dersiniz. İncecik, uzun ve saçlar ne güzel...Şaşırdım :)
Ve şimdi başınız ağrırken, lay lay lom ama alıyorum dediğiniz "Ufak şeyleri dert etmeyin" kitabına şöyle bir göz gezdirirsiniz...  

27 Mart 2010 Cumartesi

Away we go

Ruhuma hitap etti.
Duygularıma tercüman oldu.
Anlatamadığım hislerim anlatıldı.
Yelkenlerim suya indi.



Film hakkında bilgi için, tık.

22 Mart 2010 Pazartesi

Alice ve bilge tırtıl

Başardım! Alice' i dublajsız izledim. Filmi Tim Burton' ın çektiği ilk açıklandığından beri yolunu gözlüyordum.Aslında film çok beklediğim gibi değildi. Finali beğenmedim doğrusu. (dans dışında :)
Ama Helena Bonham Carter' ı çok beğendim. Fazla çılgın olmuş diyenlerin aksine, ben o mimiklere bayıldım. Zaten Şapkacı Abimiz ne yapsa beğeniriz :) O ayrı, ona yine bayıldım...Onun dışında beklediğim delikten düşme, kapı açma, büyüme-küçülme sahneleri vardı. Tavşan vardı, fakat "geç kaldım" demiyordu. Demesi gerekmez mi? Yalancı kaplumbağa yoktu. Ama yine de güzeldi. Sanırım beklentim çok daha fazla olduğu için böyle az beğenili bir moddayım.
Bu seslendirme sanatçılarına onca para verilirken, binbir titizlikle seçilirken bize Türkçe dublajla izletme çabaları nedendir hiç anlamıyorum.


Bu arada filmi izlerken aklıma bişi geldi. Biz ilkokuldayken, tırtıl satılırdı sokaklarda. Az izlemedim bir ipek böceği doğuşunu. Az dut ağaçlarına çıkmadım onlara yaprak toplamak için. Bir çocuk için ne muazzam bir deneyimdi tırtılın koza örmesi ve içinden kelebek olarak çıkması. Sanki büyü gibiydi...Neye göre o kozalar sapsarı ya da beyaz oluyordu? Bu hayat döngüsünü izlemek muhteşemdi...
Hatta bir keresinde o kadar çoğalmışlardı ki, evi karınca basmıştı. İpeğin ortaya çıkışının ise kozanın içindeyken kaynar suya atılarak elde edildiğini öğrenmemse, o kaynar suya ben atılmışım gibi hissetmeme yol açmıştı. Bunun böyle olmamasını istediğimden, içinden kelebeği çıkan boş kozaları kaynar suya atma ve ipek üretme çabalarım ise beyhude bir deneyim olarak kalmıştı.
Şimdi bakıyorum da, tırtıl satılmıyor mu? Buralarda böyle bir deneyim yok mu? Vallahi görürsem alıp yine besleyeceğim şeker tırtılları, elimi gıdıklamalarına müsade edeceğim, bu yaşımda onlara dut ağacı bulmak için yollara düşeceğim...
İnsanoğlu, ne gaddarsın, ipek diye kelebeği kaynar suya atarız, kalamar-ıstakoz yicez diye hayvanları diri diri haşlar, kafalarına vura vura öldürürüz. Vahşi yaşam mı daha vahşi, biz mi? Hiç aklım eremedi gitti...

1 Mart 2010 Pazartesi

Julie&Julia



Bir kere en başta şunu söylemem gerekiyor; Meryl Streep seni seviyorum :)
İkinci olarakta şunu söylemem gerekiyor, blogcu alemi, izleyin, bizleri anlatıyor :)
Üçüncü olarak, yemek yapmayı sevenler, bizleri anlatıyor :)


Film, gerçek bir hikaye, biyografi daha doğrusu. Farklı zamanlarda yaşasalar da, aynı hikayeyi yaşayan iki kadının öyküsü. Daha fazla yazmayacağım ama izlemenizi tavsiye ederim. Meryl Streep' in aksanı muhteşemdi, izleyin ve hak verin lütfen.
Birde bir bilgi; Meryl Streep' in canlandırdığı Julia Child' ın biyografisi ve fotoğrafı altta;


Muhteşem bir canlandırmaydı :)
İyi seyirler efendim...

21 Şubat 2010 Pazar

Hayatımda izlediğim en güzel film: Mary and Max

Bugün kumaş almak için saat 1 gibi Kadıköy' e indik eşimle. Her zaman yazdığım rahatsızlıkları tekrar tekrar yaşadım ama anlatarak canınızı sıkmak istemiyorum. İnsanların saygısızlığından, başkalarına hayatı bu denli dar etmelerinden bıktım, usandım. Dönüşte resmen gözlerim dolu doluydu. Kendime de çok kızdım, niye bu kadar takıyorsun, niye bu kadar rahatsız oluyorsun diye. Burda yaşamak istemiyorum dedim eşime. Bunalıyorum, insanlara tahammül edemiyorum, dedim.

Bu gibi duygularla Film Festivali' nden satın almış olduğum Mary&Max filmine girdik CKM' de.
O da ne? 92 dakika bir solukta geçti. Bana aynen, başlıkta kurduğum cümleyi söyletti. Kesinlikle "hayatımda izlediğim en güzel filmdi..."


Bu filmi kesinlikle edinmeli ve izlemelisiniz. Fazla ayrıntıya girmeyeceğim ama isterseniz yazımın devamını okumayabilirsiniz. Sadece duygularıma hitabından ve aynı hisleri paylaştığımı anlatmak istiyorum.
Film 2009 yapımı ve Adam Elliot yönetmeni. Ve film animasyon, ama hani şu eski zamanlarda hamur insanların olduğu animasyonlar vardı ya, ondan işte. Hikayenin başında, filmin gerçek bir hikayeye dayandırıldığı yazıyor. Ve film boyunca konuşma çok nadir, yani kahramanların seslerini çok az duyuyorsunuz; masal anlatılır gibi, sürekli bir dış ses var. Aaa pardon aslında mektuplarını kendi seslerinden dinliyorsunuz doğru ya, pardon. Evet mektup; film, 44 yaşında yalnız yaşayan ve büyük şehirde yaşamaktan aklını şaşıran (bu Max' in deyimi), hiç arkadaşı olmayan ve hayatta yapmak istediği 3 amacından birincisinin arkadaş edinmek olduğu Max ile 8 yaşında, yapayalnız, fena bir aileye sahip Mary' nin mektup arkadaşlığının hikayesini anlatıyor.
Ve tekrar ediyorum, hayatımda izlediğim en güzel film....
Bunlar benim hislerim, benim duygularım, bu karakterler benden parçalar, duygularım kopyalanmış dediğim ve ben yazmadığım, duygularımı benden daha iyi anlatmışlar, nasıl ben yazmış olamam diye kıskandığım film...
Duygulandım, hüzünlendim, sinema salonundan çıkmak istemedim; çıkınca konuşamadım, beynim alınmış gibi oldum.
Ve hala, büyük şehirde yaşamak üzerine düşüne kaldım...

Ve işte tatlı Mary; gel ben sana bakayım, oyunlar oynayayım dediğim Mary; sevgilimin bana benzettiği Mary :) Bense aklını şaşıran Max olduğumu düşünüyorum. İnsanlara şaşıran, hayret eden, gün geçtikçe içine kapanan ve sonunda yere izmarit attığı için çıldırıp birini boğazlamaya kalkan Max bana daha uyuyor sanki.

Akrabalarımız Tanrı'nın vergisidir,

Çok şükür ki arkadaşlarımızı biz seçeriz..

Ethel Wats

diye sonlandı bu muhteşem film...
Mary ve ben bu şarkıda dans etmekteyiz;



Benimle bu sayfaları paylaşan, yorumlar yaparak sohbet ettiğim herkes için bu sözü ve şarkıyı sona sakladım.
Hürmetler efendim :)

13 Şubat 2010 Cumartesi

Kar neden yağar?


diye bir soruyla başlar film... Ve beni duygulandırır da duygulandırır. İnsanların kendilerine benzemeyenlere dünyayı nasıl dar ettiklerini, böylelerinin hayatlarını nasıl da cehenneme çevirdiklerini pek bir başarıyla anlatır.
Bu kendilerine benzemeyen şahsın, illa da çirkin veya bedensel engelli olması gerekmez, çok güzel bir insana da dünyayı dar edebilir insanoğlu, aslında o da kendine benzememektedir bir bakıma...
Mahalle kadınlarının ne denli tehlikeli olduğunu düşündürür film...
Ve bir kez daha Tim Burton' a hayran olunur, Alice Harikalar Diyarı' nda dört gözle beklenir.
İzlemeyen dostlara şiddetle tavsiye edilir...

8 Ocak 2010 Cuma

Mutum


Hafta sonu izledik bu filmi. Yönetmeni, Sandra Kogut. Başrolünde ise,

bu minnoş vardı. Minnoşun mimikleri, tepkileri çok güzeldi doğrusu.Sanatçı olunmaz, doğulur, çok doğru gerçekten de.
Filmi buradan yazmadan önce biraz araştırayım dedim, genelde yorumlar güzel, harika bir festival filmi şeklindeydi. Filmi anlatan yazı ise şu:

Brezilyalı yönetmen Sandra Kogut’un filmi “Mutum”, Joao Guimaraes Rosa’nın “Manuelzao e Miguilim” adlı romanının uyarlaması.. Brezilya’nın ıssız bir kırsal bölgesinde geçen hikâye, çok çocuklu bir çiftçi ailesinin hayatını, büyürken olup biten her şeyi bütün hücrelerinde hisseden on yaşındaki masum çocuk Thiago’nun gözünden anlatıyor. Yetişkinlerin dünyasına dair anladıkları ve anlayamadıkları,çocukluk hayalleri ve korkularıyla takip ettiğimiz Thiago, bizi unuttuğumuz bir dünyaya götürüyor..

Benim fikrim ise, sıkıcı bir film olduğu şeklinde. Tıpkı Nuri Bilge Ceylan filmleri gibiydi, onun filmi deseler inanırdım.Evet, ben Nuri Bilge filmlerini hiç beğenmiyorum, göz  kapaklarım kapanıyor, film çok yavaş ilerliyor, bir şeye bağlanmıyor falan filan...
Bu filmde de, iki kardeşin ilişkisi çok güzeldi, öyle bir hayatı görmek de güzeldi ama bu kadar!

7 Aralık 2009 Pazartesi

Bi daha

- Bloğa bi daha hasta olduğumu yazmıcam. Sevdiklerim çok üzüldü ve telaşlandılar.Şu an vallahi iyiyim, bu hastalıkta yatıp uyumak en iyisi ve ben hem animasyon filmi 9 u izledim, arada uyudum, uyandım, izlemeye devam ettim.Ekrana da gayet güzel bakabiliyorum. Hatta az sonra kendime çorba pişiricem.
Annem de babam da bu konuda acayipler, babam aradı, senin sesin çıkmıyor, bişeyin mi var diye.Yok mok diye geveledim ama ağzımdan laf alabildi.İyiyim ben canlarım...Ablacım, abicim iyiyim canlarım :)

- Bi daha Ebru Şallı' ya sallayıp durmicam. Sabahları izlenebilir tek şey onun programı.
Ve bi daha "hüff" diye çıkarttığı sese de kafayı takmıcam.

-Bidaha 9 animasyon filmini sevgilimle izlerim heralde.
Özellikle başlangıcında bir bilim adamının söylediği şu sözler, bana filmin çok güzel olacağını düşündürdü, ki konu olarak güzeldi de...Bilim adamı şöyle der:

"Büyük potansiyele sahiptik, büyük umutlar vaad ediyorduk. Ama Tanrı' nın bize bağışladığı armağanları harcadık, zekayı harcadık. Körü körüne takip ettiğimiz teknoloji, bizi hızla sonumuza yaklaştırdı. Bizim dünyamız son buluyor, ama hayat devam etmeli..."




9, makinenin adı ve doğduğu zaman kendini kıyamet sonrası dünyada buluyor. İnsanların buluşu olan makineler ve insanlar savaşmış, sonunda tüm insanlık yok olmuş.Medeniyetin devamı için savaşan bir minik robotun hikayesi. He hee filmin sonunu söylerdim ama arkadaşlığımızın devam etmesini istediğimden yapmıcam :)
Filmin çok kısa bir yerinde, bi şarkı çaldı. Düşündüm de, hemen gevşedim müziği duyunca ve hatta gramafondan çalan müziği duyunca demeliyim. Ne güzel şey şu gramafon.Hele bir de içinde Edith Piaf çalıyorsa...
Hııı, bir bilgi daha, animasyonun yapımcısı Tim Burton.(Hani Batman' in yönetmeni.) Aslında Tim Burton hep böyle yapıyor değil mi?Karanlık, hüzünlü ama güzel, muzip.
Teknolojiden yakınan bir filmin içinde gramafon çalması da hoş bir enstantaneydi sanki ;)

ve bende aynı fikirdeyim, bizim dünyamız son buluyor.
Tıpkı diğer medeniyetlerin de bir şekilde son bulduğu gibi...
ve evet hayat devam edecek, yeni medeniyetlerde...

- Bi bilgi daha vermek istedim. Limango' da NTV Yayınları indirimli olarak satılıyor şu an. Ve kitapları, kitaplıkta bulunması gerekenlerden. Haberdar ediim dedim efenim.
Ben bugünlerde Bukalemunlar Kitabı' nı okuyorum.


Kitapta, işi insanlara geçmiş satmak olan bir albino var. (Albino: pigmentleri eksik kişi, bembeyaz) Ve onun evinde yaşayan esprili bir kertenkele, hikaye devam ettiği için daha fazla anlatamıyorum ama kitap oldukça iyi gidiyor şu an.

İşte böyle :)

Minnoş hasta...

Bilgisayar ekranına bile bakamıyorum normalde ama kusmaktan ve de uyuyamamaktan ve hatta telefonla ulaştığım doktorumun dik bir vaziyette otur telkinine istinaden sıkılmaktayım.
Kitap okumak mümkün değil, gözler fır fır dönüyor çünkü. Bir girdabın içine düşmüşsün ve habire düşmektesin. Bu hastalığa sahip olanların hemen neyim olduğunu anladığına eminim: Vertigo!
Raporluyum, evdeyim, bahsettiğim gibiyim...

Halbüsü hafta sonu iyiydim. Cumartesi temizlik sorunsalımı halletmiş olmanın rahatlığındaydım. Artık hem insan gibi hemde evi kendi evi gibi sahiplenip, tertemiz yapan bir hanım geliyor bana. Hemde 3 sokak önümde oturuyor, hemde bir çalışanımızın annesi. Mutluyum bu konuda :)
Cumartesi akşamı, sevgilim ve kardeşimizle Şaşkınbakkal' da yeni açılan Burger House' a gittik. Birader, haftaya asker, sevgilim hüzünlü... Dua ediyoruz sağsalim gitsin-gelsin ve Allah herkesin yavrusunu korusun diye...
Burger House' da ki hamburgerlerin eti 170 gr. ve 200 gr. şeklinde iki seçenekli. O yüzden pek bana göre değil. Böyle et et kokuyor yani. Ama sevgilim pek bir seviyor böyle hamburgerleri :P
Ben 3 lü mini burger yedim, onu tavsiye ederim. İçinde mantar falan var, güzel yani.
Sonra, biralarımızı aldık ve eve geldik. Ben daha önce seyretmiştim ama tekrar izlemek fena olmaz diye düşünerek Perfume: The story of a murderer' ı izledik.




Bu filmi insanlar ya çok beğeniyor ya da hiç sevmiyor. Fantastik bir film. Ben beğenenlerdenim. Ve izlemenizi tavsiye ederim. Şu an detay yazamıyorum, kusura bakmayın dostlar.

Pazar günüyse, Rimoş Hanım' ın doğum günü partisine gittim. Yüzüme bakmadı hanımefendi :) Çok popülerdi çünkü :) Uzun, mutlu, sağlıklı senelerin olsun Rimoş' um.
Partinin sonlarına doğru Laliş' im, Ayşegül, Ceyda ve ben oldukça eğlendik, sohbet çok güzeldi. Ebrucum yorgunluktan fena durumdaydı.
En kısa zamanda tekrarlayalım güzellerim bu buluşmayı.

İşte ne olduysa partiden dönüşte, arabada oldu. Başım döndü de döndü...
Şimdi de böyleyim...
Herkese sağlıklı günler diler, yatağıma giderim...
Hürmetler :)

3 Aralık 2009 Perşembe

Not düştüm.

Her yeni kitabı aldığım gün, tarihi not düşerim ilk sayfasına.
O kitabı aldığımda ne hissediyordum, günüm nasıldı, kimleydim...
Ve bir de fiyat etiketini asla sökmem arka kapağından.
İlerde o kitabı okuyacak çocuklarım olduğunu ve bu tarihe bakıp güleceklerini hayal ederim.
Tıpkı zamanında arkadaşımın annesinin gözlüklerini takıp, deli gibi eğlenip fotoğraflar çekdiğimiz o günü hatırlayıp; şimdi o gözlükleri kullandığımızı düşündüğüm zaman olduğu gibi...Ve şimdi ders kitaplarımı karıştırdığımda, arkadaşlarımla sayfalara yazdığımız komik şeyler gibi.
Çok hatıra biriktiririm ben.
Peçeteden tutun da, bilete kadar. Artık başaramazken blog yetişti imdadıma...Ama şöyle de bir şey var ki, bir günlük samimiyetiyle yazılamıyor buraya.
Birde eskiden doğum günlerimde liste yapardım, hayattan istediğim şeyleri yazardım listeme...Çok şükür nerdeyse çoğu gerçekleşti.
Bugün bir not düştüm kitabımın ilk sayfasına; "Gıcığım..." diye :-)
Bir de bir şey istedim hayattan, nolur dünyayı gezmeme yardım et diye...
Bunları da bloğa anlattım ki, unutmayayım diye...

15 Kasım 2009 Pazar

3.Mevkii, 39 Basamak ve Beyaz Kaplan

Ne alaka bir başlık?
Kel alaka değil tabi, hafta sonumun özeti bu sadece :-)

Taksim' de Mango' nun karşı arasında, Ağa Cami' nin sokağından giriyor, ilk sola dönüyor ve sokağın sonuna kadar yürüyorsunuz. Sağda, minicik, mütevazi, reklama ve gösterişe ihtiyaç duymuyan oldukça ilginç bir kafe III.Mevkii.
İlginçliği şurdan kaynaklı, içeri girince masada menü var, el yazısıyla yazılmış çünkü menü her gün değişiyor. Menünün yanında kağıtlar var.Kağıda istediklerinizi yazıyor ve alt katta bulunan mutfağa indiriyorsunuz.
5 dakika sonra el asansörüyle (halatla yapılmış) yemekleriniz yukarıya çıkıyor ve siz yemeklerinizi alıyorsunuz.
Bitince de tekrar asansöre koyuyorsunuz. Ödeme için tekrar alt kata :-)
Memleketimin alışık olmadığı bir usul...Ama gelenlerden belli, hepsi müdavim. Zaten toplamda 5 adet olan masalar hiç boş kalmıyor. Yemekleri de bir o kadar lezzetli, ben lahana sarması yedim; nazik eşim, sebzeli tavuk ve pilav. İkimizde bayıla bayıla götürdük lokmaları :-)
Fiyatları da epey uygun. Biz çok sevdik :)




Sonra, Kenter Tiyatrosu' nda sahnelenen Okan Yalabık, Demet Evgar, Hakan Gerçek ve Bülent Şakrak' ın oyuncuları olduğu 39 Basamak adlı tiyatro oyununa gittik.
Konusu açısından oldukça zayıf bir oyun diye giriş yaparak moralinizi bozup, ama oyuncular bir harika ve oyun; anında değişen dekoru, sahneye uzanan siyah eldivenli meçhul kişi, oyuncunun kaçması için sahneye itilen pencereler, o pencereden evin hem içinin, hem dışının izlettirilmesi, anlık replikler, gülüşmeler, oyun esnasında hızlı dekor değişmeleri, oyuncuların saniyeler içinde farklı iki, belki üç karaktere bürünmesi ile harika bir oyundu deyip gönlünüzü almak isterim.




Bu da bizim objektifimizden bu harika oyuncular efendim...Hepsini ayakta alkışladım, oyunculukları mükemmeldi. Dizi seyretmekle anlaşılan bir şey değil bu.
Özellikle yağmurun yağdığı sahneye, Bülent Şakrak' ın mimiklerine hayran kaldım.
Daha fazla anlatmıyorum arkadaşlar, gidin, görün, izleyin, mutlu olun :-)

Gelelimmm, Beyaz Kaplan' a....



*The White Tiger
Aravind Adiga

Uzun zamandır beni böyle sürükleyen, 1 günde bitirme isteği uyandıran bir kitap okumamıştım. Elimden bırakmak istemiyorum doğrusu. Şiddetle tavsiye ettiğim bu kitap aynı zamanda 2008 Man Booker ödülü almış bir kitap. Man Booker ödülü alan kitapları genelde takip eder ve okumaya çalışırım. Bu şimdiye kadar ödül alanların en iyisi.
Kitapta, kahramanımız (yazarımız da) Hintli ve Çin Başbakanı' na yazdığı bir mektupta ülkesini çok eleştirel bir gözle ve oldukça mizahi olarak anlatıyor.
Kesinlikle alın!

Bu hafta sonu böyle geçti, gitti işte...
Bu da benden size,
Sevgiler...


30 Ekim 2009 Cuma

Canı sıkılan Niyan ne yapar?











Bayramda sevdiklerine gidecek olmanın coşkusuyla bissürü cüzdan yapmaya heveslenir. (Şu kaynakta gördüğüm şirin cüzdanların her birini teker teker yapacağım :-)

Sonra... Canı sıkılan Niyan ve hasta eşi, daha önce izledikleri




"The Number 23" filmini izler ve güzel film olduğunu düşünseler de, 23 sayısına ulaşmak için biraz kastıklarına karar verirler. Sonraaaaa,

ve yine daha önce seyretmiş oldukları,



"Little Miss Sunshine" isimli harika filmi izlerler. Çok ama çok başarılı bir film olduğuna yeniden karar verirler. Ve yine,



sahnesinde, Küçük Bayan Niyan, ağlar... Çünkü abisini özlemiştir. Bu sahne, onu çok duygulandırır her zamanki gibi... Sırada,




"Pandora' nın Kutusu" adlı film vardır. Ama onu ilk defa izleyeceklerinden, yorumlarını bir başka bahara saklamaktadırlar.
Niyan Film mutlu hafta sonları diler :-)